
Çerçeve Yasa: Barışın Hukuki Zemini Ne Kadar Sağlam? Hafize Özdilek
Yayınlanma: 08 Ağustos 2026 14:13· Güncelleme: 08 Ağustos 2026 14:20· 3 dk okuma

Çerçeve Yasa: Barışın Hukuki Zemini Ne Kadar Sağlam?
Hafize Özdilek
Türkiye, on yıllardır süren bir meselede belki de en somut adımlardan birine bugün tanıklık etti. Kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak bilinen, resmî adıyla Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi ve pazartesi günü Genel Kurul’a taşınacak. Teklif, “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sürecin, artık siyasi söylemin ötesine geçip somut bir hukuki metne dönüştüğünün göstergesi. On iki maddelik bu düzenleme, PKK/KCK’nin feshedildiğinin ve silah bırakma sürecinin tamamlandığının Millî Güvenlik Kurulu tarafından tespit edilmesi şartına bağlı olarak, kapsamdaki suçlarda soruşturma, kovuşturma ve infazın belirli sürelerle ertelenmesini öngörüyor.
Bir hukukçu ve siyaset bilimi ile ilgilenen bir gözlemci olarak bu düzenlemeyi değerlendirirken, meseleyi tek bir eksene indirgemenin yanıltıcı olacağı kanaatindeyim. Çerçeve yasa, hem bir barış inşası aracı hem de bir hukuk devleti testi olarak okunmayı hak ediyor.
Silahlı çatışmanın kırk yılı aşkın bir süredir toplumsal belleğe, ekonomiye ve bölgesel istikrara verdiği tahribat göz önüne alındığında, çatışmanın hukuki bir çerçeve içinde sona erdirilmesi çabası, karşılaştırmalı siyaset literatüründe “geçiş dönemi adaleti” (transitional justice) kavramıyla incelenen bir dizi örnekle paralellik taşıyor. Kolombiya’da FARC ile yapılan 2016 barış anlaşması, İrlanda’da Good Friday Anlaşması gibi süreçlerde de af, erteleme ve yeniden entegrasyon mekanizmaları, çatışmayı sona erdirmenin bedeli olarak kabul edilmişti. Teklifin, kasten öldürme suçlarını ve 1 Haziran 2005 öncesi işlenen ağır suçları kapsam dışında bırakması, sınırsız bir af yerine koşullu ve denetimli bir geçiş modeli kurma niyetinin işareti olarak okunabilir.
Bu çerçeveden bakıldığında, düzenleme sadece bir ceza hukuku meselesi değil, aynı zamanda bir toplumsal bütünleşme projesidir. Bölgesel kalkınma, siyasi temsil ve toplumsal barışın kurumsallaşması, hukuki metnin ötesinde bir siyasi iradenin sürekliliğine bağlı.
Öte yandan, hukuk devleti ilkesi açısından birkaç soru işareti ciddiye alınmalı. Erteleme mekanizmasının yürürlüğe girmesinin, yargı kararına değil MGK’nin idari nitelikteki bir tespitine bağlanması, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor. Bu, teklifin hukuki niteliğinin siyasi bir kararla iç içe geçmesi anlamına geliyor; bu da uygulamada öngörülebilirlik ve hukuki güvenlik ilkeleri bakımından tartışmaya açık bir zemin yaratıyor.
Ayrıca, mağdur hakları ve toplumsal hafıza boyutu, kamuoyu tartışmalarında yeterince öne çıkmıyor. Geçmiş dönem çatışmalarından etkilenen ailelerin adalet arayışı ile toplumsal barışın hızlandırılması arasındaki gerilim, yalnızca hukuki değil derin bir etik meseledir. Karşılaştırmalı örnekler gösteriyor ki, geçiş süreçlerinin kalıcı olabilmesi için mağdurlara yönelik tanınma, hakikat arayışı ve telafi mekanizmalarının, salt cezai erteleme ile birlikte düşünülmesi gerekiyor. Teklifin bu boyutu şimdilik yeterince görünür değil.
Son olarak, “münferit ve geçici” bir düzenleme olarak tasarlanmasının, ileride benzer taleplerde bir emsal oluşturup oluşturmayacağı da hukuk sistematiği açısından izlenmesi gereken bir husus. Yasama tekniği bakımından çerçeve kanunların, uygulama detaylarını alt düzenlemelere bırakan yapısı, denetim mekanizmalarının netliğini de doğrudan etkiliyor.
Çerçeve yasa, iyi niyetle okunduğunda, kırk yılı aşkın bir çatışmayı hukuki bir zemine oturtma cesaretini taşıyor. Ancak her geçiş süreci gibi, bu düzenlemenin başarısı da metnin kendisinden çok, uygulanma biçimine, denetim mekanizmalarının şeffaflığına ve mağdur haklarının nasıl gözetileceğine bağlı olacak. Pazartesi günü Genel Kurul’da görüşülecek bu teklifin, sadece bir “terörle mücadele” metni değil, Türkiye’nin demokratik olgunluğunu sınayan bir hukuk devleti metni olarak da okunması gerektiğini düşünüyorum. Sürecin nihai başarısı, atılan bu hukuki adımın, toplumsal hakikat ve adalet arayışıyla ne ölçüde bütünleşebileceğine bağlı olacaktır.


