
Kadına Yönelik Şiddet Yalnızca Bir Ceza Meselesi Değildir
Yayınlanma: 28 Ağustos 2026 09:35· Güncelleme: 28 Ağustos 2026 09:35· 4 dk okuma

Kadına Yönelik Şiddet Yalnızca Bir Ceza Meselesi Değildir
Kadına yönelik şiddet denildiğinde çoğumuzun aklına önce karakol, savcılık ve ceza mahkemesi geliyor. Oysa şiddet, yalnızca failin cezalandırılmasını gerektiren bir suç değil; aynı zamanda kişinin yaşamını, beden bütünlüğünü, özgürlüğünü, onurunu ve aile hayatını hedef alan ağır bir özel hukuk ihlalidir.
Bu nedenle meseleye yalnızca “Fail kaç yıl ceza alacak?” sorusuyla yaklaşmak yeterli değildir. Asıl sorulması gereken şudur: Şiddete maruz kalan kadın bugün nasıl korunacak, ekonomik ve sosyal hayatını nasıl sürdürecek, çocuklarıyla birlikte güvenli bir geleceği nasıl kuracaktır?
Şiddet sadece fiziksel değildir
Toplumda şiddet hâlâ büyük ölçüde darp, yaralama veya öldürme üzerinden algılanıyor. Oysa bir kadının sürekli aşağılanması, tehdit edilmesi, kimlerle görüşeceğinin belirlenmesi, telefonunun kontrol edilmesi, çalışmasına izin verilmemesi, parasına el konulması ya da çocukları üzerinden baskı altına alınması da şiddettir.
Ekonomik şiddet, çoğu zaman görünmeyen fakat kadını şiddet ortamına mahkûm eden en güçlü araçlardan biridir. Geliri bulunmayan, banka hesabına erişemeyen veya çocuklarının ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacağını düşünen bir kadın için “Neden ayrılmadı?” sorusu son derece yüzeysel ve haksızdır.
Burada sorulması gereken, kadının neden ayrılamadığı değil, ayrılabilmesi için gerekli hukuki, ekonomik ve sosyal imkânların neden yeterince sağlanamadığıdır.
Medeni hukuk kadını nasıl korur?
Türk Medeni Kanunu, kişilik hakkını ve aile hayatı içindeki eşitliği koruyan önemli düzenlemeler içerir. Evlilik, eşlerden birinin diğeri üzerinde hâkimiyet kurduğu bir ilişki değildir. Eşler evlilik birliğini birlikte yönetir; yaşayacakları konutu birlikte seçer ve ailenin giderlerine güçleri oranında katılırlar.
Bir eşin diğerini çalışmaktan alıkoyması, ekonomik kaynaklara erişimini engellemesi, sürekli küçük düşürmesi veya sosyal çevresinden koparması evlilik ilişkisinin doğal bir sonucu olarak kabul edilemez. Bunlar kişilik haklarının ihlali niteliğini taşıyabilir ve boşanma, nafaka, maddi ve manevi tazminat gibi hukuki sonuçlar doğurabilir.
Şiddete maruz kalan kadın, kendisinin ve çocuklarının korunması için 6284 sayılı Kanun kapsamında koruyucu ve önleyici tedbirler talep edebilir. Şiddet uygulayan kişinin ortak konuttan uzaklaştırılması, mağdura yaklaşmasının ve iletişim araçlarıyla rahatsız etmesinin yasaklanması, çocuklarla kişisel ilişkinin sınırlandırılması veya gerektiğinde tamamen kaldırılması mümkündür.
Üstelik koruma talep edebilmek için kadının mutlaka fiziksel olarak yaralanmış olması gerekmez. Şiddet tehlikesinin bulunması da tedbir kararı verilmesi bakımından önemlidir. Koruma mekanizmasının amacı, ağır bir olay meydana geldikten sonra müdahale etmek değil, mümkünse o olayın gerçekleşmesini önlemektir.
“Çocuklar için katlanmak” çocukları korumaz
Şiddetin yaşandığı evlerde en sık duyulan cümlelerden biri, “Çocuklarım için katlanıyorum” sözüdür. Ancak çocuklar şiddete doğrudan maruz kalmasalar bile yaşananları görmekten, duymaktan veya hissetmekten etkilenirler.
Sürekli korku ve gerilim içinde büyüyen bir çocuk, şiddeti aile hayatının olağan bir parçası olarak öğrenebilir. Bu nedenle çocukların yararı, her koşulda evliliğin devam ettirilmesi anlamına gelmez. Çocuğun üstün yararı; güvenli, huzurlu ve şiddetten uzak bir ortamda büyümesini gerektirir.
Velayet ve kişisel ilişki konusunda karar verilirken de anne veya babanın yalnızca biyolojik bağına değil, çocuğun güvenliğine ve gelişimine bakılmalıdır. Şiddet uygulayan bir kişinin ebeveyn olması, çocukla sınırsız biçimde görüşme hakkına sahip olduğu anlamına gelmez.
Koruma kararı kâğıt üzerinde kalmamalıdır
Hukuki düzenlemelerin varlığı elbette önemlidir; fakat asıl mesele bu düzenlemelerin hızlı ve etkili biçimde uygulanmasıdır. Koruma kararlarının gecikmesi, ihlallerin yeterince ciddiye alınmaması veya kurumlar arasındaki iletişimsizlik, telafisi mümkün olmayan sonuçlara yol açabilir.
Bir kadın şiddet tehdidini bildirdiğinde kendisinden olayın gerçekleşmesini beklemesi istenemez. Tehdit, ısrarlı takip ve kontrol davranışları küçümsenmemelidir. Şiddet çoğu zaman bir anda ortaya çıkmaz; giderek ağırlaşan bir baskı ve tehdit sürecinin sonunda gerçekleşir.
Bu nedenle kolluk, savcılık, mahkemeler, sağlık kuruluşları, sosyal hizmet birimleri ve barolar arasında etkili bir iş birliği kurulması gerekir. Kadına yalnızca hukuki karar verilmesi değil; güvenli barınma, ekonomik destek, psikolojik yardım ve çocukların korunması imkânlarının da sunulması gerekir.
Toplumsal sessizlik de şiddeti büyütür
Kadına yönelik şiddet “aile içinde çözülmesi gereken özel bir mesele” değildir. Komşuların, yakınların veya çalışma arkadaşlarının şiddet belirtilerini görüp sessiz kalması, mağdurun daha da yalnızlaşmasına neden olur.
Ailenin mahremiyeti, şiddetin üzerini örten bir perde olarak kullanılamaz. Hukuk, aileyi korurken aile içindeki bireyi feda etmez. Tam tersine, insan onurunun ve güvenliğinin bulunmadığı bir ortamı sırf adı aile olduğu için korumak, medeni hukukun temel değerleriyle bağdaşmaz.
Kadına yönelik şiddetle mücadele yalnızca cezaların artırılmasına indirgenmemelidir. Etkin koruma kararları, ekonomik bağımsızlık, güvenli barınma, çocukların desteklenmesi ve toplumsal farkındalık birlikte sağlanmalıdır.
Bir kadının şiddetten uzaklaşabilmesi, sadece onun cesaretine bırakılamaz. Devletin, hukukun ve toplumun görevi, o kadının çıkabileceği güvenli bir kapı açmaktır. Çünkü şiddetin olmadığı bir hayat, kadınlara tanınan bir ayrıcalık değil; insan olmaktan kaynaklanan en temel haktır.
Av. Hafize Özdilek


